20 Mayıs 2015 Çarşamba
google seo fiyatı ile tarih bilgileri3
google seo fiyatı ile tarih bilgileri3 evet arkadaslar yine google seo fiyatı sizin icin en güzel yazılarını sizler icin hazırladı ve google seo fiyatı diyorki 27 Mart 1823’de bugün Bulgaristan sınırları içinde kalan Lof-ça'da doğan Ahmed Cevdet Paşa’yı yapan, sıra-dışı yetişme tarzıydı. Ta çocukluğundan itibaren görülen olağanüstü bir öğrenme şevki ve azmi,** deyim yerindeyse bir arı gibi her çiçekten bal almaya meyyal kişiliği, onun vasatın üstüne çıkmasını sağlamıştır. Paşa, farklı İslimi entelektüel meşrepleri temsil eden medrese, mcktq) ve tekke formasyonlarını bünyesinde birleştirmeyi başarmıştı. 0, kendisini 2»rlu bir mücadelenin
'* Chambers (1973: 448, 454)’ın verdiği bilğiye göre, bütün gun ve gecelerini ders çalışmakla geçiren Ahmed Cevdet, Istanburdaki talebelik suresince, ailesiyle Ramazan’j geçirmek üzere memleketi Lofça’ya sadece bir kez gitmişti. Matta bir ara çok çahşmaktan sağlığını kaybedecek hale gelince doktor tarafından istirahat tavsiye edilmişti.
l§m bir donanımla hazırlanmıştı. Fatih Camiinde zamanın altcma-tıt mcdre« programlanndan ve en iyi hocalardan azami düzeyde varırlanmasını bilmiş, aynca bununla yetinmeyerek Muhendishâ-nc-ı Berr-i Hıımâyun h<x:ası Miralay Nuri Bcy’den özel olarak ‘aklî (tabiî, nyazî) ilimler*’ tahsil etmişti (Chambers 1973: 448, 455, Tanpınar 1997; 160).
Paşa, medrese tahsilinin yanı sıra XIX. yüzyılın ilk yansında tıuvuk şöhret kazanan, ulemâ ve üdebânın toplandı^ gözde bir mekân, adeta bir akademi sayılan Murad Molla tekkesine devam ederek kazandığı mesnevîhan icazetiyle hem tasavvuf, hem de ede-bınt zevki almıştır. Buradan da oldukça iyi referans alarak çocuk-lanna özel ders vermek üzere hayatını değiştirecek olan Mustafa Reşid Paşa’nın konağına girer. Bu konak, Paşa’nın ufkunu açan, hayata bakışını belirleyen, siyaset yoluyla dünyanın değiştirileceğini o^ten bir mektep olur.
Burada mevcut İslâm kültürünü siyaset, hikmet-i hükümet kültürüyle birleştiren Paşa, bu biricik formasyonuyla tarihin akışına scıird kalan ulemâ sınıfından sıyrdarak öne çıkar. Ebul’ula Mardin (1946: 58)ln belirttiği gibi Paşa, Osmanb tarihinde kazaskerlik rütbesinden v'ezirlik rütbesine atlayan tek kişiydi. Sadrazam Şir-vânı-zâdc Mehmed Rüşdü Paşa da kendisi gibi tarik-i Umiyeden idare ve siyasete geçmiştir. Ancak o, “devletin etvâr u esrârım öğrenmeden” dmî rütbelerin başlangıcı olan müderrislikten birden vezirliğe atlamıştı. Cevdet Paşa (1986: IV/125) ise ilmi rütbelerin sonuncusu olan kazaskerlikten vezirliğe geçmişti. Dolayısıyla bu rütbeye gelmeden “devletin sırlarına vukuf kazanmış”tı.
Ahmcd Cevdet de birlikte modern dönemde tecdit kategorisine yerleştirdiğimiz Sava Paşa ve aktif gelenekselci kategorisine yerleştirdiğimiz Tunuslu Hayreddin, Said Halim gibi düşünürlerin hepsinin sivU paşa olması bir tesadüf değildir. Aynı zamanda güçlü bir entelektüel arkaplana sahip olan bu isimlerin hepsi, aldıkları önemli İdarî pozisyonlarda fikirlerini empirik olarak olgunlaştırma, diğer bir deyişle, eşzamanlı olarak fikirlerini uygulama ve uygulamayla fikirlerini geliştirme fırsatı bulmuşlardır. Bu yüzden örneğin Nanuk Kemal gibi aydınların zaman zaman havada kalan düşüncelerine karşılık, bu sayede söz konusu devlet adamı âlimler, daha gerçekçi ve sağlam düşünceler geliştirebilmişlerdir.
Ahmcd Cevdet’in düşüncesinin t^ışıdığı evrensel meziyeti goı> termenin volu, Batı da Fransız De\Tİmi ile zirvesine çıkan modern. Iıj^ karşı gelenekçin şampiyonu olarak çıkan Edmund Burice (1729-1797) gibi emsali düşünürlerle mukayesedir. Bizim mustaluj bir çalışmaya dönüştürdüğümüz bu mukayese (Gcncer 2011a), bir Doğulu düşünürün düşüncesinin meziyeti kadar karşılaştınlan düşünürlerin modern çağda kaybedilen ortak bir hikmete dayalı düşüncelerinin önemini göstermeye yarayacaktır.
A. Din ile Devlet Arasında
Ulemâyı yaşadığı dünyadan kopararak geleneğin pasif bir müdafaasına mahkûm eden temel faktör, siyasî yabancılaşma olurken Cevdet’i geleneğin aktif müdafaasına sevk eden faktör de siyasi bilinçlenme olmuştur. Kendisinin çağdaş ulemâ heyetindeki istisnaî konumunun farkındaki Cevdet, din ve devletin selameti için ulemânın, tamamıyla özerk bir alan olarak tanımladığı siyasetten kesinlikle uzak tutulmasını öngörür. Ancak buradaki ince bir nokta, Cevdet’in düşünüş tarzını Batılı düşünüş tarzından ayınr. Geleneksel din ü devlet ikizliğini yeniden kavramsallaştırması, onun belki de XIX. asır Islâm düşüncesine devrimci katkısını simgeler.
Onun, ulemânın siyasetten soyutlanması gerektiği fikri. Batılı tarzda din ve devlet “işlerinin” ayrılması anlamına gelmez. Zira ashnda Batı’da ayrılan “din ve devlet işleri” değil, bunlan temsil eden kurumlar, Kilise ile Devlet idi. Her ne kadar Batılı gözlemciler (Lybyer 1966: 36), Batı’daki Devlet ve Kilise’nin karşılığı olarak Osmanh’da kalemiye ve seyfıyeyi “yönetici kurum” ve İlmiyeyi “dinî kurum” olarak tanımlamışlarsa da Osmanlı ve Islâm’da bir-birleriyle rekabet halinde olan Devlet ve Kilise yoktu. Ancak Cevdet, modem Osmanlı çağında din ile devlet arasında geleneksel işbirliği temelinin de aşındığını görür ve bunun telafisi için kanaatimizce iki yol önerir.
Birincisi o, Batı’da iman ile akıl arasında nitel bir ayrılık gören VVilliam Ockham (1280-1349) ve Martin Luther (1483-1546)’in compartmentalism olarak adlandırılan tutumu gibi, din ile siyaset arasında nitel bir farklılık, diğer bir deyişle ikisini, birbirlerine karıştırılmaması gereken özerk alanlar olarak görür. O, Osmanlı kla
aktif bir tutumla dinin ebediyetini, geleneğin dinanuamı-nı göstermek için dinden taviz anlamına gelebilecek yenilikler yapmıştı. Bu tavizlerin belli başldan. Mecelle girişimi ile nizâmı mahkemelerin İslâmî gerekçclendırilişidir. Şer’î mahkemelerin yetki sahasını daraltan nizâmı mahkemelere ulemâ tarafından itirazlar yükselmesi üzerine Cevdet Paşa (1986: IV/90), klasik fakihlerden Celâleddîn Devvânî’nin Divân-t Def-i Mezâlim isimli risalesini tercüme ederek “mezâlim mahkemeleri”ni nizamî mahkemelere emsal göstermişti.
Ona göre “Devletlerin birinci vazifesi, ihkâk-ı hukûk-ı ibâd ka-ziyyesi olup her asırda bu vazifenin ifasına bir suretle itina oluna- 1 gelmiştir." Şimdi kapasitesi oldukça genişleyen memâlik-i mahrû- j şada ticaret ve muamelât çok fazla arttığı için şer’î mahkemelerin
dışında nizâmı mahkemeler gibi divanlar teşkiline şiddetli ihtiyaç
doğmuştu. Paşa, böylcce muterizleri susturduğunu ifade eder. Hâl- | buki fıkıhta şer’î had cezası dışında ulu’l-emre tanınan tazirat cezası kapsamında işleyen mezâlim mahkemelerinin nizamî mahkemelere tekabül ettiğini söylemek zordur. Mezâlim mahkemeleri, adı üstünde, özellikle idâri suiistimallere karşı bir tür insan haklan mahkemesi işlevi görürdü.
Bu bakımdan tavizlerin bir sının v^rdı. Tanpınar (1997; 165)’ın ifadesiyle “kendini iyiden iyiye Tanzimat’a verdiğini anlayan” Cevdet, Ali Paşa’nın cenazesinde idrak ettiği Müslüman kamuoyunun gücü karşısında kendine geldi. Fetret dönemlerinin birçok kahramanı gibi onun trajedisi de, hem her yere mensup, hem de hiçbir yere mensup olamamaktı. Zamanla hem içinden geldiği ilim, hem de sonradan katıldığı siyaset erbabına güvenini kaybeden Paşa, aslında Sultan Abdülhamid gibi daima yalnızdı. Ömrü boyunca vurguladığı tarafsızlığı, aslında bu yalnızlığın ifadesidir.
Kantçı vazife ahlakının bir prototipini oluşturan Paşada daima, araçları amaç haline getirmeksizin işinin hakkını verme kaygısı hâkimdi. Örneğin o, bütün eserlerini, entelektüel bir saikla olmaktan çok resmî taleplere veya didaktik ihtiyaçlara karşılık olarak hazırlamıştı. Liderlik veya ikbâl arayışından uzak olarak siyaseti de bir araç olarak gören Paşa, bu yüzden Tanpınar (1997; 167)’ın deyimiyle asla birinci sınıf adam olmamış, daima tâbi* kalmıştır, 0, “hikmet-i hükümet” uğruna her bildiğini ve google seo fiyatı sundu.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder